Buradaki bilgilerden daha fazlasına ulaşmak istiyorsanız lütfen bu sitesiyi ziyaret ediniz. www.psikolojist.net
Toplumsal alışkanlıklarımız gereği, çocuklarımız genelde koruyucu aile yapıları içinde büyütülür. Anneler çocukları için her şeyi yapar, her hatalarını telafi eder, her başı sıkıştığında bir çözüm yolu bulur. Yeter ki çocukları ders çalışsın, başka hiçbir şeyle ilgilenerek yorulmasın. Koruyucu aile yapısı, çocuğuna herhangi bir sorumluluk yüklemeye kıyamayacaktır. Zaten ebeveynlerde çocuklarının her türlü ihtiyacı ile ilgilenerek çözüm olmayı kendilerine görev atfetmişlerdir. Çocukların görevi ya da sorumluluğu ise ders çalışmaktır. Ama onu da çocuk bütün bunlardan sonra ya sahiplenir ya da sahiplenmez. Çünkü onda da zaten anneler çocukların yerine ödevleri varsa telaşlanır, sınavları varsa kaygılanırlar. Eh çocuğa da yapacak çok fazla bir şey kalmaz. Birisi varken bir diğer kişinin daha çabalamasına gerek yoktur. Bir kişi yetiyordur da artıyordur bile. Ve böylelikle çocuklar tam olarak hiçbir sorumluluk almadan büyümüş olurlar.
Hatta sorumluluk almadıkları gibi birde yaptıkları hataların suçunu da üstlerine almamak gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu da yine çocukluktan beri verilen bir şeydir.Üstün DÖKMEN hocamızın dediği gibi: “Çocuk küçükken masaya takılıp düşse masa dövülür: “Ah masa ah!Sen niye benim oğlumu- kızımı düşürüyorsun, niye ordasın” diye. Ve çocuk; o andan itibaren masa orada olmasa bütün bunların yaşanmayacağına, kendisinin dikkatsizliğiyle hiç ilgisi olmadığına ve yaşanan bu sıkıntının tamamın masadan kaynaklandığına inanmaya, “inandırılmaya” başlar. Hepsi masanın suçudur. Buna inanır!Acaba benim bir hatam var mı diye düşünmez.
Ve sonra çocuk büyür...Ve böylece suçu kendinde aramayan, suça sebep olan etkenleri dışarıda arayan, hep karşı tarafa yüklemeler yapan, düşünmeden hareket eden, yaptığı davranışların sonucunu görmeyen, her zaman payına düşen sorumluluktan kaçan, sanki olanlar onun problemi yada sorumluluğunda değilmiş gibi davranan kişiler çıkar ortaya.
Bu durum ergenlik dönemi ile beraber daha da netleşir ve bir problem olarak artık karşımıza çıkmaya başlar. Ergenlik döneminde ben merkezcilik ön plandadır. Ergen kendini tüm olayların merkezinde görür. Ergenlikte hep “BEN” vardır.Düşünmeden hareket eder. Zaten kafası karışık olan ergen olayların sonuçlarını önceden kestiremeyebilir. Tabii işte bu noktada nasıl yetiştirildiği de önem kazanır. Evde sürekli pohpohlanarak, el üstünde tutularak, hiçbir sorumluluk verilmeden, her istediği yapılarak büyüyen çocuk ergenlik döneminin de doğal özellikleri ile tüm dış dünyayı kendine karşıymış gibi görmeye başlar.Arkadaşları ile sürekli sorun yaşar. Öğretmenleri ile sürekli arası açıktır. Kendi hatalarını asla görmez, sürekli karşı tarafı suçlar. Kural tanımaz.Hep onun istediği yapılsın ister. Hep kendi söylediklerinin doğruluğuna inanır.
Tabii bu durumda aile de objektif olamıyorsa ve hala koruyucu aile tutumunda ise çocuklarının her söylediklerini kesinkes doğru olarak kabul eder ,oda göremez ve oda aynı aile tutumuyla yetişmiştir ve çoğu zaman kendine eleştirel bakmayı beceremez. Olayları araştırma gereği duymaz.
Çoğu zaman oluyor bunlara benzer olaylar. Çocuk evde o kadar şımartılmış her istediği yapılmıştır ki; dışarıda çok kolay hayal kırıklığına uğrar. Çünkü evde ki gibi dışarıda herkes onu mutlu etmek için çabalamaz ve hatalarını hoş görmez.Ama çocuk evde buna o kadar alışmıştır ki normalin bu olduğunu sanır, ya hayal kırıklığı ile içine kapanır yada oda karşı tarafa zıt gitmeye başlar. Herkesin kafayı ona taktığını düşünür. İnsanlar onu kıskanıyordur. Öğretmen hep onu görüyordur. Oysa o hep suçsuzdur. Ailede buna inanır. Ve okula hesap sormaya gelir. Çocuk bundan sonra kendi hatalarını görmeye başlayacağı yerde haklı olduğu fikrine daha da sarılmaya başlar: “Ben haklıyım ki annem babam hesap sormaya geldi” der. “O öğretmenin canını okuyacak” der. Ailede hiç hesapsız öğretmene hesap sorar: “Sen benim kızımdan -oğlumdan ne istiyorsun?” diye.Öğretmen neden suçlandığını bile anlamaz çoğu zaman.Ya da çocuğun sorumsuz davranışları o kadar çığırından çıkmıştır ki öğretmenin sabrını tüketmiştir. Ama çocukta ailede kendini sorgulamazlar bu olaylarda. Suçlu bir kişi vardır; öğretmen!Yada suçlanacak başka şeyler bulunur eğitim sistemi, yeni müfredat, medya vs vs...Ama suç çocukta yada ailede değildir asla(!)
Böyle davranarak çocuklarımız yerine onların problemlerini çözmüş onlara kendilerini geliştirme fırsatı vermemiş oluyoruz. Biz onların yerine problemlerini hem çözeriz ve hem de şikayet ederiz. Hiçbir problemini çözemiyor, sonuçları göremiyor diye. Fırsat vermeyiz ki çocukluktan beri.Okulda da ister arkadaşları ile ister öğretmenleri ile olsun karşılaştıkları problemde hemen okula koşarız. Onun yerine problemi halletmeye uğraşırız. Sonra da niye bu çocuk karşılaştığı problemleri çözemiyor kendi başına karar veremiyor deriz.
Hepimizin her zaman mutlaka hataları vardır.Öğretmenlerinin de, öğrencilerinde, ailelerinde…
Sonuç olarak birilerini suçlamak, eleştirmek çok kolaydır. Zor olan ise kendimizi eleştirebilmektir. Hatalarımızı görebilmektir. Her olayda üstümüze düşen payı kabullenebilmemizdir. İşte budur insanı olgunlaştıran. Eğer bunu yapabilirsek sağlıklı bir kişi oluruz ve çevremizle uyum içinde yaşarız. İşte budur bize çok şey kazandıran; bizi geliştiren. Çocuklarımızın da böyle olmasını istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.Eğer biz olgun davranırsak onlara iyi birer model olabiliriz.
Serap KARABULUT
Psikolojik Danışman
Buradaki bilgilerden daha fazlasına ulaşmak istiyorsanız lütfen bu sitesiyi ziyaret ediniz. www.psikolojist.net
Alzheimer hastalığı, düşünce süreçlerini darmadağın edip, onlar zihinsel karmaşa ve engellenmişlik denizinde yelkensiz bırakan, düşkünleştirici ve ilerleyici unutkanlık ile karekterize bir beyin bozukluğudur. Tüm dünyada demansa yakalanmış 20 milyon kişi vardır ve sayısız akraba ve dost büyük anne-babalarını, anne-babalarını veya eşlerini bu hastalığın pençesinde kıvranırken izlemek zorunda kalır.
Bugün artık hastalığın ileri biçimlerinde gündelik yaşam etkinlikleriyle bağlantılı işlevleri daha iyiye götüren ve bakım ve gözetim gereksinimini azaltan yeni tedaviler mevcuttur. Oysa hala daha Alzheimer hastalığı yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak geliştiğini düşünerek tedaviyi ihmal edenler vardır. Ayrıca, yaşlı insanların yanı sıra, ender olsa da genç ve orta yaşlı insanların da hastalığa tutulabileceği gerçeği de görmezden geliniyor.
Alzheimer hastası olan kişi, sağlıklı, toplumun özerk bir bireyi olmaktan çıkıp, hastalığın ileri evrelerinde hem fiziksel hem de ruhsal açıdan tamamen başkalarına bağımlı biri haline gelmektedir.
Alzheimer hastalığının tedavisi de oldukça güç ve meşakkatli olup, sadece ABD’de ki maliyeti yıllık 100 milyar dolar civarındadır.
Bu kadar yüksek maliyete rağmen, kullanılan ilaçlarla ancak hastalığın seyrini yavaşlatabilmekteyiz.
Ancak tedavide yeni yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Özellikle manyetik stimülasyon tedavisinin Alzheimer tedavisinde yeni bir ufuk açacağı kesin gözüyle bakılmaktadır.
Manyetik stimülasyonla beyinin belirli bölgelerine dışardan gönderilen elektromanyetik sinyallerin, gerek korteksteki hareket sistemi ile ilgili hücreleri gerekse limbik merkezlerdeki düşünce ve davranışlarla alakalı kognifif hücreler üzerine uyarıcı şok etkisi yaparak, hücre dejenerasyonunu düzeltiği, böylece hastalığın belirtilerinde ve bizatihi hastalığın kendisinde önemli düzelmeler sağladığı düşünülmektedir.
REEM , dünyada ki bir çok modern tıp merkezi ile beraber Alzheimer tedavisi için manyetik stimülasyon tedavisini kullanmaya başlamıştır.
REEM, Alzheimer gibi, beyin damar hastalıkları, Parkinson ve migren gibi nörolojik hastalıklarda manyetik stimülasyon tedavisini kullanan ilk ve tek merkezdir. Bu konuda merkez olarak engin bir tecrübe birikimimiz oluşmuştur.
Biz diyoruz ki, Alzheimer hastası yakınınızın git gite unutkanlık girdaplarında kaybolmasına seyirci kalmayın. Hiçbir yan etkisi olmayan bu tedaviyi uygulamaktan hiçbir şey kaybetmezsiniz. Aksine hastanız ve siz çok şey kazanabilirsiniz.
Unutmayınız ki, sağlığın bedeli yoktur.. (www.emg-eeg.com)
|
1- Terapinin nihai görevi hastanın değiştiremediklerini yeniden yorumlamasıdır. 2- psikoterapi sistemli ve sürekli bir tedavi biçimidir.Tek bir seansta sihirli değnek değmişçesine değişim gerçekleşmesi beklenemez. 3- Sorumluluk yaratmak anlamına gelir.Sorumluluğun farkında olmak,kişinin kendi özünü , kaderini , hayattaki durumunu , duygularını hatta acı çekisini yarattığının farkında olmaktır. 4- Psikoterapinin başarılı olması için hastanın değişimi gerçekten istemesi ve aktif bir biçimde psikoterapistin vereceği görevleri yerine getirmesi gerekir. 5- önemli olan başımıza gelen olaylar değil olayları yorumlayış biçimimizdir. 6- Değişim ve gelişim için insanın ihtiyaç duyduğu her şey özünde mevcuttur.Dışardan hiçbir kaynağa ihtiyaç yoktur. Terapist kişiye bu kaynakları nasıl ortaya çıkaracağının ve nasıl etkin bir şekilde kullanacağının farkına varmasını sağlar. 7- Terapatik değişim eylem ifade etmelidir. 8- Kişinin dünyasını başka hiç kimse onun yerine değiştiremez. Eğer biri değişecekse aktif bir şekilde değişmelidir,yani çaba harcamalıdır. | |
|
| |
Buradaki bilgilerden daha fazlasına ulaşmak istiyorsanız lütfen bu sitesiyi ziyaret ediniz. www.psikolojist.net
| Gençlik Ruh Sağlığı | ||
Kendi Yaşamına Tehdit: İntihar |
Son güncellenme tarihi: 25.04.2006 | |
İntihar bir insanın ölümü tercih etmesi, ani bir kriz sonucu ya da psikolojik bir hastalığın etkisiyle kendi canına kıyması eylemidir. Bir insanın kendi canına kıyması, bile bile ölmeyi tercih etmesi çoğu zaman çevresindekilere anlaşılmaz gelir. Çağlar boyunca intihar, ağır bir akıl hastalığı ve farklı dinlerde büyük bir günah olarak kabul edilmiştir. İnsanoğlu, her zaman ölümü ve ölümden sonrasını merak etmiştir. Bu sebeple intihar edip ölümden sonrasına dair merakı gidermeyi düşünmek insanın zihinsel faaliyetlerinin bir sonucudur; eyleme dökülmedikçe anormal bir durum değildir. Bu tür düşünceleri kafalarından geçirenlerin büyük bir bölümü bunu uygulamaya geçirmeyerek, sadece düşünsel alanda bu eylemi gerçekleştirerek ölümlerinden sonra nelerin olabileceğini tahmin etmeye çalışırlar. Bu sebeple "ölümden sonrasını merak ediyorum, acaba kontrolümü kaybedip intihara kalkışır mıyım" kaygısı yersizdir. Dünya Sağlık Örgütü'nün saptamalarına göre; intihar girişimleri, gerçekleştirilmiş intiharlardan yaklaşık on kat fazladır. Hemen hemen dünyadaki tüm toplumlarda intihar girişimi sayısı gençlerde ve kadınlarda daha fazlayken, ölümle sonuçlanan intiharlara erkeklerde ve yaşlılarda daha fazla rastlanmaktadır. İşsizlik, boşanmış ya da dul olmak, büyük şehirde yaşamak, dini inançların olmaması, fiziksel hastalıklara sahip olmak, ailesinde intihar etmiş bireylerin bulunması, stresli iş dalında çalışmak intihar riskini artıran durumlar olarak bildirilmiştir. Evli ve çocuk sahibi olmak, dini bağlılık, hobi sahibi olmak, düzenli bir yaşantıya sahip olmak ise çeşitli araştırmalarda intihardan koruyucu faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra depresyon, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, şizofreni gibi ruhsal bozukluklar da intihar için riski artırmaktadır. Ölümle neticelenen intihar teşebbüslerinin yaklaşık %65'ini depresyon teşhisi konmuş olan hastalar oluşturur. Şizofrenilerde de amaçsız ve anlamsız görünen intiharlar izlenebilir. Kişi duyduğu emir veren hayali seslere uyarak ya da hayal ile gerçeği ayırt edemediği yanlış düşüncelerine kapılarak bu eylemi gerçekleştirebilirler. Alkol ve madde bağımlıları madde etkisi altındayken ya da bağımlı oldukları maddeyi kullanmadıkları ve vücutları bu maddeyi aradığında intihar girişiminde bulunabilirler. Kişinin yaşamında önemli olan ailesinin, işinin, sosyal desteğinin kaybı, haysiyetine yara aldığını hissetmesi, aşk hayatında başarısızlıklar, yoğun utanç ya da suçluluk duyguları yaratan olaylar karşısında da bu olaylarla baş edecek gücü kendisinde bulamaması durumunda kişi gerçekten ölmek isteyebilir. Bu durumlarda kişinin kaçıp kurtulma arzusu, karşısındakilere duyduğu öfke ile cezalandırma isteği intiharın ana sebebidir. İntihar riski taşıdığı düşünülen kişinin durumu ciddiye alınmalı ve hızla profesyonel yardıma ikna edilmelidir. Yaşamının değerini kaybetmiş, hayatla bağlarını koparmış bu kişilere yardım etmek mümkündür. Bunu gerçekleştirmek için hasta, ailesi, yakınları ve hekimin işbirliği şarttır. İntihar potansiyeli çok yüksek, ölüm için planlar yapmış hastaların klinikte yatırılarak tedavisi uygun olabilir. İntihar düşüncesinin altında yatan bir ruhsal hastalık varsa bu tedavi edilir. Ölme isteğine yol açan durumun gerçeklik derecesi, başka ne tür çözümler bulunabileceği konuşulur. Sonuç olarak etrafınızdaki insanlardan biri hayatın anlamsızlığından bahsetmeye başlamışsa, bu kişinin söylediklerini sır olarak saklamak onu korumaya çalışmak son derece sakıncalıdır. İntihar girişimi sonrası hayatta kalanların büyük kısmı, intihara kalkışmakla ilgili pişmanlıklarını dile getirmekte, hayatta kaldıkları için mutlu olmaktadırlar. | ||
« Önceki ::